Ana Muhalefet Partisi Grubu Adına Açılan İptal Davası ve Yürürlüğün Durdurulması İstemi Dilekçesi
Anamuhalefet Partisi Grubu Adına Açılan İptal Davası ve Yürürlüğün Durdurulması İstemi Dilekçesi
Yürütmenin Durdurulması Taleplidir.
ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA
İZMİR
İptal Davasını Açan : Anamuhalefet Partisi
TBMM Grubu Adına (Adı ve Soyadı)
TBMM
İptal Davasının Konusu :
23.11.2000 tarih ve 4605 sayılı “Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu, Finansman Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu, Katma Değer Vergisi Kanunu ile 4306 ve 4481 Sayılı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Kurumlar Vergisi Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesi Hakkında Kanun”un, Anayasa'nın 2, 5, 7 ve 73. maddelerine açıkça aykırı olan 1. maddesinin (b) bendi ile 2. maddesinin (b) bendi, 5. maddesi ve 12. maddesinin (a) bendi hakkında acilen yürürlüğün durdurulması ve iptal kararı verilmesi talebidir.
Yayın Tarihi : 30.11.2000 (24246 Mükerrer Sayılı Resmi Gazete)
Açıklamalarımız : Açıklamalarımız,
- İptal sebepleri ve
- Yürürlüğün durdurulması sebepleri
olmak üzere iki başlık altında sunulacaktır.
I. İptal Sebepleri
4605 sayılı Kanun, 30.11.2000 tarih ve 24246 Mükerrer Sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Ancak söz konusu Kanun'un 1. maddesinin (b) bendi ile 2. maddesinin (b) bendi, 5. maddesi ve 12. maddesinin (a) bendi Anayasa'ya açıkça aykırıdır. Şöyle ki;
A) 4605 Sayılı Kanun'un “1. Maddesi ile Getirilen (b) Bendinin” Anayasa'ya aykırılık durumu:
4605 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle, 18.02.1963 tarih ve 197 sayılı Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu'nun 10. maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:
“Bakanlar Kurulu;
a) Yeniden değerleme oranının %50 fazlasını geçmemek, %20'sinden az olmamak üzere yeni oranlar tespit etmeye,
b) Kanunda yazılı vergi miktarları ile yeniden değerleme oranı veya (a) bendindeki oran uygulanmak suretiyle belirlenmiş olan vergi miktarlarını, taşıtların teknik özellikleri ve/veya kullandıkları yakıt türleri veya kullanım amaçları itibariyle ayrı ayrı veya topluca yirmi katına kadar artırmaya,
c) EURO normlarını sağlayan katalitik konvektör sistemi ile teçhiz edilmiş taşıtlarda tespit edilen bu oranı veya vergi miktarlarını %50 nispetine kadar indirmeye,
Yetkilidir.”
Hemen anlaşılacağı gibi (b) bendi Anayasa'nın 1, 2, 5 ve 73. maddelerine aykırıdır.
1) (b) bendinin, Anayasa'nın 73. maddesine aykırılık durumu
(b) bendi, Anayasa'nın 73. maddesine iki bakımdan aykırıdır. Şöyle ki:
a) (b) bendi Anayasa'nın 73. maddesinin son fıkrasına aykırıdır.
Çünkü:
Anayasa'nın 73. maddesinin son fıkrası, vergilerle ilgili olarak, Bakanlar Kurulu'na sadece ve sadece dört konuda düzenleme yetkisi verilebileceğini öngörmektedir. Bu dört konu;
- muaflıklar,
- istisnalar,
- indirimler ve
- oranlardır.
Oysa (b) bendi, Bakanlar Kurulu'na “vergi miktarını” -hem de yirmi katına kadar- artırma yetkisi vermektedir.
Halbuki Anayasa'nın 73. maddesinin son fıkrasına göre “vergi miktarını” artırma yetkisi verilemez.
73. maddenin son fıkrası aynen şöyledir:
“Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin, muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi Bakanlar Kuruluna verilebilir.”
Görüldüğü gibi Anayasa'nın 73. maddesinin son fıkrasında “miktar” ifadesi hiç yer almamaktadır.
4605 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle getirilen hükme göre ise Bakanlar Kurulu;
Önce, anılan (1.) maddenin (a) bendine dayanarak, (mevcut) vergi oranını %50 nisbetinde artıracak,
- Sonra da ortaya çıkan “vergi miktarını” - hem de- yirmi kat artırabilecektir. Hâlbuki böyle bir “miktar artırımı” Anayasa'nın 73. maddesinin son fıkrasına
açıkça aykırı düşer.
b) (b) bendi, Anayasa'nın 73. maddesinin 3. fıkrasına aykırıdır:
Anayasa'nın 73. maddesinin 3. fıkrasına göre:
“Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.”
Malumları olduğu üzere vergilerin kanunla konulup kanunla değiştirilmesi veya kanunla kaldırılması ilkesine “vergilerin kanuniliği (yasallığı) ilkesi” denir. Kanunla konulan bir verginin Bakanlar Kurulu kararıyla; Önce “oran” itibariyle %50 nisbetinde artırılması, Sonra da ortaya çıkan miktarın “yirmi katına kadar” artırılabilmesi, “vergilerin Kanuniliği ilkesine” açıkça aykırı düşer.
Çünkü:
- Vergi miktarını artırma yetkisi TBMM'ne aittir. Bu yetkinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Bakanlar Kurulu'na aktarılması “yetki devri” anlamına gelir.
Zira Bakanlar Kurulu'nun bir vergiyi “yirmi kat artırması", o verginin dayandığı kanunu değiştirmesi anlamına gelir.
Bir vergi kanununun değiştirilmesi ise “yasama yetkisinin kullanılması” demektir.
Bilindiği gibi yasama yetkisi TBMM'ne Anayasa (m. 7) ile verilmiştir.
“Hiçbir devlet organı, Anayasa'dan aldığı yetkiyi, başka bir organa devredemez.” (Any. Mah. K., T.12.12.1996, E.1996/64, K. 1996/47; AMKD, s.34, C.1, s. 105)
- (b) bendi, vergilemede keyfiliğe yol açacağı için de Anayasa'nın 73. maddesinin 3. fıkrasına, yani vergilerin yaşadığı ilkesine aykırıdır:
İki asırdan bu yana vergi hukukuna hâkim olan temel ilkelerden birisi, “vergilerin açıklığı ilkesi'dir. Vergilerin açıklığı ilkesine “vergilerin belirliliği ilkesi"de denir.
Bu ilkeye göre, vergiler açık olmalıdır; her mükellef, henüz vergileme dönemi başlamadan, hangi gelir, servet veya tüketimi üzerinden ne kadar vergi ödeyeceğini bilmelidir. Vergilerin açık olması, ekonomik istikrarın ve toplum huzurunun temel şartıdır.
Bu öneminden dolayıdır ki vergilerin yaşattığı ilkesi, zamanla bir anayasa ilkesi haline gelmiş ve bizim Anayasa'mızda -hem de- “temel haklar” arasında yer almıştır.
Bu ilkenin belirsiz bir hal alması Anayasa'nın 73/3. maddesine uygun düşmez.
Gerçekten motorlu taşıt sahibi bir mükellefin 2001 yılındaki vergi borcu;
- Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu'nun belirlediği miktar mıdır?
- Yoksa yine Bakanlar Kurulu'nun, fıkranın (a) bendindeki oranı uygulamak suretiyle bulacağı miktar mıdır?
Sonra bu miktar, taşıtın;
- teknik özelliğine göre mi
- kullandığı yakıt türüne göre mi
- kullanım amacına göre mi
tespit edilecektir?
Ayrıca ve çok daha önemlisi; taşıt sahibi mükellef vergi borcu olarak,
- Kanun'un belirttiği miktarı mı,
- Yoksa, Kanun'un belirttiği miktarın, örneğin beş katını mı, on katını mı, onbeş veya yirmi katını mı, ödeyecektir?
Bir Hukuk Devleti'nde bu kadar belirsizlikleri bünyesinde taşıyan bir kanun hükmünün, Anayasa'ya aykırı düşeceği gayet açıktır.
Bilindiği gibi, “Bir kural, bünyesinde ne kadar belirsizlik taşıyorsa keyfi uygulamalara o kadar açık” demektir. Tıpkı dava konusu bend hükmü gibi.
Gerçekten bu düzenlemeye göre eski model basit bir araba için, sırf kullandığı yakıttan dolayı, yeni model lüks bir arabaya nisbetle çok daha fazla taşıt vergisi alınabilecektir.
Nitekim:
Bakanlar Kurulu'nca, 4601 sayılı Kanun'un 1. maddesinin amacına aykırı biçimde ancak bu (1.) maddenin getirdiği (b) bendine dayanılarak LPG'li araçların taşıt vergisi %400'lere varan oranda artırılmıştır.(Bakanlar Kurulu'nun 30.11.2000 tarih ve 2000/1699 sayılı Kararnamesi'nin eki karar, R.G.: 08.12.2000; 24254).
Halbuki 4605 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle getirilen (c) bendine göre LPG'li araçların taşıt vergilerinin %50'ye varan bir nispette indirilmesi gerekirdi. Çünkü anılan (c) bendine göre:
“Bakanlar Kurulu EURO normlarını sağlayan katalitik konvektör sistemi ile teçhiz edilmiş taşıtlarda tespit edilen bu oranı veya vergi miktarlarını %50 nispetine kadar indirmeye yetkilidir.”
Yasa koyucu bu bendde AMACINI ÇOK AÇIK BİR ŞEKİLDE İFADE ETMİŞTİR; OBJEKTİF BİR ÖLÇÜ GETİRMİŞTİR. Buradaki kriter çevreyi KİRLETİP-KİRLETMEME kriteridir. Katalitik-konvektörlü yani benzinli ve motorinli araçların çevreyi çok büyük oranda kirlettikleri bilimsel bir gerçekliktir. Oysa Bakanlar Kurulu Kararında LPG'li araçlar için diğer tür araçlarla birlikte %75 oranında genel vergi artışı yapıldıktan sonra dava konusu (b) bendine dayanılarak kararnamenin ikinci maddesinde 0, 5 oranından başlayıp, 4 kata varan özel artışlarla LPG'li araçlar için %400'e varan vergi artışları yapılmıştır.
Çünkü dava konusu (b) bendi, keyfi uygulamalar için uygun ve Anayasa'nın 73/3. maddesine aykırı bir benddir.
c) 4605 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle getirilen (b) bendi Anayasa'nın 5. maddesine de aykırıdır.
Çünkü (b) bendi, Anayasa'nın 5. maddesinde “Devletin amaç ve görevleri” arasında sayılan “kişilerin ve toplumun refah ve mutluluğunu sağlama, kişinin temel hak ve hürriyetlerini sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaştırma, ekonomik engelleri kaldırma...” ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.
B) 4605 sayılı Kanun'un 2. Maddesinin Anayasa'ya Aykırılık Durumu:
4605 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle, 29.7.1970 tarih ve 1318 sayılı Finansman Kanunu'nun 10. maddesinin üçüncü fıkrası ile (tıpkı 1. maddenin 197 sayılı Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu'nun 10. maddesinin üçüncü fıkrasında yaptığı değişikliğe paralel biçimde) değiştirilmiştir. Değişiklik (a), (b) ve (c) bentleri biçiminde yapılmıştır.
Anayasa'ya aykırı olan (b) bendidir.
Yukarıda, 1. madde ile getirilen (b) bendi için belirttiğimiz iptal sebepleri, 2. madde ile getirilen (b) bendi için de aynen geçerlidir.
Bu sebeple, aynı gerekçelere gönderme yapmakla iktifa ediyoruz.
C) 5. Maddenin Anayasa'ya Aykırılık Durumu:
Çerçeve 5. madde ile 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'na Geçici 58. madde eklenmiştir.
Geçici 58. madde, hukuka aykırı görüldüğü için 1998 yılında yürürlükten kaldırılan haksız bir vergileme usulünü; hayat standardı uygulamasını yeniden tesis eden bir maddedir.
Ancak Çerçeve 5. madde ile yeniden ihdas edilen hayat standardı esası Anayasa'nın, hem 2., hem 5., hem de 73. maddelerine aykırıdır.
a) 5. maddenin, Anayasa'nın 2. maddesine aykırılık durumu:
4605 sayılı Kanun'un 5. maddesiyle, 193 sayılı Gelir Vergisi- Kanunu'na eklenen geçici 58. maddeye göre:
“1/1/2000 - 31/12/2001 tarihleri arasında, gelir vergisine tabi ticari kazanç sahipleri ile serbest meslek erbabı, bu maddede belirtilen hayat standardı esasına tabidir.”
Söz konusu madde, 30.11.2000 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanmasına rağmen 01.01.2000 tarihli ticari ve mesleki kazançları kapsadığına göre tam anlamıyla, mükelleflerin aleyhine olarak geriye yürümektedir.
Aleyhteki kanunların geriye yürümesi Hukuk Devleti ilkesine aykırı düşer. Bilindiği gibi Anayasa'nın 2. maddesine göre “Türkiye Cumhuriyeti... sosyal bir hukuk devletidir.”
Doktrinde ve Anayasa Mahkemesi'nin birçok kararında belirtildiği gibi;
“Hukuk devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu bilen, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, Anayasa ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile Anayasa'nın bulunduğu bilinci olan devlettir” (Any. Mah. E.1994/85, K.1995/32, T.13.7.1995, AMKD, Sayı: 32, C. 1, 8.249)
Hukuk Devleti'nin temel özelliği, bütün vatandaşlara, hatta -vatandaş olmasa bile- ülkesindeki tüm insanlara hukuki güvence sağlamasıdır.
Hukuki güvencenin ilk ve en basit şartı ise aleyhteki kanunların geriye yürümemesidir.
Oysa, 4605 sayılı Kanun'un 5. maddesi, geriye dönük olarak vergileme yapmakta; kişi ve kurumların bir yıl önceki gelirleri; 2000 yılına ait kazanç ve icraatları üzerinden VERGİLER almaktadır.
Halbuki Klasik iktisadın kurucusu kabul edilen Adam Smith'in kısaca “Milletlerin Zenginliği” diye bilinen o meşhur eserini yayınladığı 1776 tarihinden bu yana “geriye yürümezlik ilkesi” vergilemede temel bir ilkedir.
Hukuk Devleti'nin bir gereği olan “aleyhteki kanunların geriye yürümezliği ilkesi", vergi hukukunda Türk doktrininin hiç duraksamadan, ittifakla kabul ettiği bir ilkedir.
Nitekim
Prof. Dr. Özhan Uluatam'a göre;
“Hukukun temel ilkelerinden olan kanunların ancak yürürlüğe girdikten sonraki olaylara uygulanması, anayasamızda yalnızca ceza hukukuna ilişkin olarak ifade edilmekle beraber, vergi hukukunda da esas olarak geçerliliğini korur” (Vergi Hukuku, Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara, 1995, s.53)
Prof. Dr. Mualla Öncel, Prof. Dr. Ahmet Kumrulu ve Prof. Dr. Nami Çağan ise “Vergi Hukuku” isimli ortak eserlerinde (Savaş Yayınları, 2. b, Ankara, 1995, s.47) aynen şöyle demektedirler:
“Hukuki güvenlik ilkesi, vergi yasalarının geçmişte meydana gelen olaylara uygulanmamasını gerektirir. Kişiler gelecek dönemlere ilişkin planlarını yürürlükteki vergi yasalarına göre yaparlar. Sonradan çıkartılan yasalarla geçmiş dönemler için vergi yükünün artırılması, yükümlülerin devlete ve hukuk düzenine olan güvenlerini sarsar, ekonomik ve ticari hayatta bulunması gereken belirlilik ve istikrar bozulur.”
Hukuk Devletinden yana olan tüm hukukçuların savunduğu geriye yürümezlik ilkesi. Danıştay'ımız tarafından da hiçbir duraksamaya meydan vermeyecek şekilde benimsenmiştir.
Nitekim Danıştay, bir içtihadı birleştirme kararında geriye yürümeye müsaade etmemiştir:
“Kanunların geriye yürümezliği ilkesi, bir hukuki eylem ya da davranışın, bir hukuki ilişkinin vuku bulduğu ya da meydana geldiği dönemdeki kanun hükümlerine tabi kalmakta devam edeceğini ifade eder. Sonradan çıkan kanun, kural olarak yürürlüğünden önceki olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Vergi kanunları, kamu hukukuna ilişkin yükümlülükler getirdiğinden, bu kanunların özellikle mali yükü artırıcı nitelikteki hükümlerinin, geçmişe yürütülmemesi hukuki güvenlik ilkesi yönünden önem taşır. Anayasa'nın 73. maddesinin üçüncü fıkrasında ifadesini bulan “vergilerin kanuniliği ilkesi” de, hukuki güvenliği sağlama amacına matuftur ve vergiyi doğuran olayın vukuu döneminde yürürlükte olmayan bir kanuna dayanılarak vergi yükünün artırılmasına imkân vermez.” (Danıştay içtihadı Birleştirme Kurulu Kararı, E. 1988/5, K. 1989/3, 7: 3.7.1989, Danıştay Dergisi, Yıl: 20, s.78-79, Ankara, 1990, s.71)
Danıştay Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu'nun 9.4.1993 tarihli (E.1992/299, K.1993/63) kararı da aynı yöndedir.
Özet olarak;
“Vergilendirme dönemi başlamadan önce ihracat istisnası oranını belirleyen Bakanlar Kurulu kararı yayımlanarak ilgililere duyurulmuş ve buna göre işlem yapılmışken, dönemin ilk yarısından sonra aynı oranın düşürülmesine ilişkin kararın, hukuki güvenlik ilkesini zedeleyeceğini” vurgulayan Danıştay Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu'nun söz konusu kararı
şöyledir;
“Hüküm veren Danıştay Vergi Dava Daireleri Genel Kurulunca, (...) gereği görüşüldü:
Bakanlar Kurulu'nun, Kurumlar Vergisi Kanununun 8’inci maddesinin (69 işaretli bendindeki düzenlemeye dayanarak, 1991 yılı kurum kazançlarına da uygulanmak üzere ihracat istisnası oranının yüzde 12 olarak saptanmasına ilişkin 12.8.1991 günlü ve 91/2073 sayılı kararının 1991 yılına ilişkin kısmını iptal eden Danıştay Dördüncü Dairesinin 29.4.1992 günlü ve K. 1992/1719 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenmiştir.
Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 3482 sayılı Kanunun 4’üncü maddesiyle değişik (6) işaretli bendinde; sanayi ürünü ihraç eden ve yıllık ihracat tutarı bir milyon ABD Doları veya muadili yabancı para karşılığı Türk Lirasını aşan imalatçı kurumların, bu ihracattan sağladıkları hâsılatın yüzde yirmisinin kurum kazancından indirilmesi öngörülmüş, aynı bendin ikinci fıkrasında ise birinci fıkrada yazılı ihracat tutarının dörtte biri kadar indirmeye ya da on katına yükseltmeye, istisna oranını sıfıra kadar indirmeye ya da kanunda yazılı orana yükseltmeye Bakanlar kurulu yetkili kılınmıştır.
Bakanlar Kurulu, söz konusu yetkiyi kullanarak yayımladığı, 13.04.1990 günlü ve 90/328 sayılı kararı ile 1991 yılı kurum kazançlarına uygulanmak üzere kanunda yazılı yüzde yirmi düzeyindeki ihracat istisnası oranını, yüzde onaltıya indirmiştir. Aynı yetkiye dayanılarak yayımlanan 28.6.1991 günlü ve 91/1534 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla 1992 yılı kazançlarına uygulanacak istisna oranı da yüzde ondört olarak saptanmıştır. Her iki kararname de uygulanması öngörülen takvim yılı başlamadan yayımlanmıştır.
Davaya konu yapılan, Bakanlar Kurulu'nun 12.08.1991 günlü ve 91/2073 sayılı kararıyla; uygulanacakları yıl başlamadan önce Resmi Gazetede yayımlanan ve yukarıda içeriğine değinilen 90/328 ve 91/1534 sayılı Bakanlar Kurulu kararları yürürlükten kaldırılmış, sınai ürün ihracatında uygulanacak istisna oranı 1991 yılı için yüzde oniki, 1992 yılı için yüzde sekiz olarak yeniden saptanmıştır. Dava konusu Bakanlar Kurulu kararı,
16.08.1991 günlü ve 20962 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Kararnamenin, 1991 yılı için uygulanmasını öngördüğü yüzde oniki oranı, bu yıla ilişkin faaliyetin başlamasından sekiz ay sonra yapıldığı, dolayısıyla geçmişe yürür uygulama getirdiği açıktır.
Kurumlar Vergisi Kanununun 8’inci maddesinin (6) işaretli bendinde Bakanlar kuruluna düzenleme yetkisi tanıyan kural, Anayasanın 73’üncü maddesinin son fıkrasına dayanmaktadır. Maddenin üçüncü fıkrasında, vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin, kanunla konulup, değiştirilmesi veya kaldırılmasına ilişkin temel kural konulmuştur. Dolayısıyla son fıkra hükmü, üçüncü fıkradaki temel ilkeye bir istisna oluşturmaktadır. Bununla birlikte Bakanlar Kurulu'na düzenleme yetkisi bırakılan alandaki tüm düzenlemelerin, vergilendirme ile ilgili Anayasal ilkelere uygun düşmesi de zorunludur.
Anayasanın 73’üncü maddesinin son fıkrası ile ilgili gerekçede; Bakanlar Kuruluna yetki devrinin, vergi yükünün muaflık ve istisnaların zamanla artan oranla düşmesini engellemek üzere benimsendiği açıklanmıştır. Bu açıklama karşısında Anayasa yapıcının, düzenleme yetkisini koruyucu araç olarak kullanılmak üzere öngördüğü sonucuna varılmaktadır.
Öte yandan düzenleme yetkisinin, belirlilik ve geçmişe yürümezlik öğelerini içeren hukuki güvenlik ilkesine de uygun kullanılması gereklidir. Anayasamızda, geçmişe yürür vergi yasaları yapılamayacağına ilişkin açık bir düzenleme bulunmamakla birlikte, Anayasa Mahkemesinin birçok kararında belirtildiği üzere geçmişe yürümezlik, hukuk devleti ilkesinin en doğal ve zorunlu sonucudur.
1991 yılı başlamadan önce ve 13.4.1990 tarihinde yapılan 90/328 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla yüzde onaltı olarak saptanan ihracat istisnası oranını göz önüne alarak ticari yaşamlarını düzenleyen ihracatçıların, bu yılın Ağustos ayının ilk yarısından sonra duyurulan ve davaya konu yapılan 91/2073 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla 1991 yılı başından geçerli olmak üzere istisna oranının dört puan daha düşürülmesinden olumsuz yönde etkilenecekleri açıktır. Bu haliyle düzenleme, hukuki güvenlik ilkesine uygun görülmemiştir.
Kurumlar vergisi tarih zamanını izleyen yıla rastlaması ve 1991 takvim yılı kapanmadan önce yapılmış bir düzenlemenin varlığı, bu zedelenmeyi ortadan kaldırıcı nitelikte bulunmamıştır.
Her ne kadar temyiz dilekçisinde; Avrupa Topluluğu ülkeleri ile ilişkilerimizde topluluk tarafından uygulanmakta olan ihracat istisnasının bir tür sübvansiyon olarak nitelendiği, alıcı ülkelerin Türkiye'ye karşı antisübvansiyon uygulanmasını öngördükleri ve istisna oranının 1995 yılında (o) olarak tespiti konusunda anlaşmaya varıldığı ve bu yıla değin oranın, giderek düşürülmesi amacıyla dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının yürürlüğe konulduğu ileri sürülmekteyse de, uluslar arası ekonomik ilişkilerin zorlamasıyla da olsa bu düzenleme, koşulları evvelce belirlenmiş bulunan 1991 yılını da kapsayacak şekilde iç hukuktaki ihlallere hukuka uygunluk niteliği kazandırmayacağından, kararnamenin 1991 yılına ilişkin kısmının iptaline ilişkin kararda yasaya aykırılık görülmemiştir.
Bu nedenle, temyiz isteminin reddine 9.4.1993 gününde oy çokluğuyla karar verildi.” (Danıştay Dergisi, Yıl 24, s. 88, s. 113 vd.)
Danıştay Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu Kararında da açıkça ve haklı olarak belirtildiği gibi cari yılın ikinci yarısında yapılan bir düzenleme, mükellefin aleyhine olarak yılın ilk yarısını da etkiliyorsa artık hukuki güvenlikten bahsedilemez.
Somut olayımızda ise 4605 sayılı Kanun, cari yılın sadece ilk yarısını değil, fakat mükelleflerin aleyhine olarak tam onbir aylık geçmişi etkilediğine göre artık hukuki güvenlikten hiç bahsedilemez.
Anayasa Mahkemesinin de bu yönde verilmiş birçok kararı vardır.
Nitekim Yüksek Mahkeme geriye yürümezlik ilkesini incelerken bir kararında aynen şöyle demiştir:
“Geriye yürümezlik ilkesi hakkında Anayasa'da açık bir kural bulanmamasına karşın, Anayasa Mahkemesi, hukuk devleti ilkesi ve ölçülülük yönlerinden yargısal denetim yapar. Vergilendirme işleminin öğesini oluşturan vergiyi doğuran olaydan sonraki artışları içeren düzenlemeler geriye yürümeyi kapsarsa uygunluk denetimine bağlı tutulabilir.” (E. 1989/6, K. 1989/42, T.7.11.1989, AMKD, S.25, s.414)
Anayasa Mahkemesi, aynı kararında konuyu Anayasa'nın 2. maddesi bakımından yani “Hukuk Devleti” açısından incelerken ise aynen şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“Yasal düzenlemelerin Cumhuriyetin temel niteliklerinden birisi olan “hukuk devleti” ilkesine uygun olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Yönetilenlere, en güçlü, en etkin ve en kapsamlı biçimde hukuksal güvenceyi sağlayan hukuk devleti, tüm devlet organlarının eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayarak insan hakları, temel haklar ve özgürlükler yönünden anayasal ilkeler düzeyine ulaşmış kurallara dayanır. Hukukun üstünlüğünü, toplumsal barışı ve ulusal dayanışmayı amaçlamayan, Anayasa'nın öncelik ve bağlayıcılığını gözetmeyen, hukukun evrensel kurallarına saygılı olmayan, adaletli bir düzeni gerçekleştirmeyen, kişilere değer vermeyen, çağdaş kurum ve kurallarla uyum sağlamayan devletin hukuk devleti olduğundan söz edilemez. Yetkilerle güçlendirilen devlet, vergilendirme konusunda gerekli düzenlemeleri gerçekleştirirken de hak ve özgürlükleri özenle koruyacak, devlete kaynak sağlamak amacıyla hukuksal ilkelerin yıpranıp yıkılmasına duyarsız kalmayacaktır. Gelir elde edilmesi amacıyla hukuk devleti niteliklerinden vazgeçilemez.” (E.1989/6, K. 1989/42; AMKD, S 25,, s.408)
Kısaca 4605 sayılı Kanun'un 5. maddesiyle, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 58. maddenin 2000 yılına ait gelirleri de vergilendiren hükmü Anayasa'nın 2. maddesine açıkça aykırıdır; iptal edilmelidir.
b) 5. maddenin, Anayasa'nın 73. maddesine aykırılık durumu:
4605 sayılı Kanun'un 5. maddesi Anayasa'nın 73. maddesine iki açıdan; “mali güç” ve “vergi yükünün adaletli dağılımı” ilkeleri bakımından aykırıdır:
aa) 5. Madde “Ödeme Gücü” İlkesine Aykırıdır:
Vergilemenin temel prensiplerinden biri, Anayasa'mızın 73/1. maddesinde ifadesini bulan ödeme gücü ilkesidir.
1961 Anayasası'nın “Vergi Ödevi” başlıklı 61. maddesiyle hukukumuzda yerini alan “mali gücüne göre vergi ödeme yükümlülüğü” 1982 Anayasası'nın 73. maddesiyle de benimsenmiştir. Böylece Anayasal ilke niteliği alan kavram, kişi ve kuruluşların ekonomik durumlarına göre vergiye bağlı tutulmalarını anlatmaktadır. Bu ilkenin uygulanmasıyla, mali gücün bilimsel göstergeleri olarak kabul edilen gelir, sermaye ve harcamalar gözetilerek, vergi yükünün adaletli ve dengeli biçimde dağılımı sağlanır.
“Mali güç”, “ödeme gücünün” kaynağı, dayanağı, nedeni ve varlık koşuludur. Ekonomik değer düzeyini de kapsayan mali güç, vergi ödeme gücünü ortaya koyan, sahip olunan değerler toplamıdır. Vergi yükümlülüğünün uygulamadaki ölçütü sayılan mali güç, ekonomik değer düzeyine göre kişi ve kuruluşların yükümlülüğünü belirler. Yasa koyucu, bu olguya göre vergi salar, bu güç oranındaki değişik önlem ve yöntemlerle vergilendirmeyi düzenler, toplanmasını gerçekleştirir. Gelir türlerinde vergi oranları, vergi dilimlen, bağışıklık ve indirimler ile ölçüt gözetilerek kurallaştırılır.
Gerçek kişiler bakımından ayrıca, mükelleflerin şahsi ve ailevi durumları dikkate alınır. Böylece her bir mükellefin ödeme gücü belirlenir.
4605 sayılı Kanun'un 5. maddesiyle düzenlenmiş bulunan “Hayat Standardı Esası” ile mükelleflerin ödeme “gücüne bakılmaksızın” vergi alınacaktır.
Başka bir ifade ile; “Hayat standardı Esası” kapsamına giren mükellefler, zarar etseler bile, yani ödeme güçleri sıfır hatta eksi (-) olsa dahi Kanun'un belirlediği ölçütler üzerinden vergi ödemek mecburiyetindedirler.
Hiç şüphesiz ki böyle bir düzenlemenin “ödeme gücü ilkesine” uygun düştüğü söylenemez.
bb) 4605 sayılı Kanun'un 5. Maddesi “Vergide Adalet İlkesine” Aykırıdır.
Bilindiği gibi “Vergide adalet ilkesi"ne “vergilemede adalet prensibi"de denir.
Vergide adalet ilkesi, “vergi yükünün adaletli dağılımını” ifade eder.
Vergi yükünün adaletli dağılımı ilkesi, Anayasa'mızın 73/2. maddesiyle düzenlenmiştir.
Anayasa'mızın, anılan hükmüne göre;
“Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır.”
Hayat standardı uygulaması bu amaca, maliye politikasının sosyal amacına ters düştüğü, vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı ile bağdaşmadığı .... içindir ki ülkemizde on iki yıllık uygulamadan sonra 1998 yılında 4369 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılmıştı.
Kaldırılma gerekçesinde aynen şöyle deniliyordu:
“Gelir vergisinde kazanılmamış gelirlerin vergilenmesine son verilmektedir. Bunlardan hayat standardı esası tamamen yürürlükten kaldırılmakta ve mükelleflerin gerçek gelirlerinin vergilenmesi uygulanmasına geçilmektedir” (4369 sayılı Kanun'un Genel Gerekçesi, T.C. Başbakanlık Kanunlar ve Kararnameler Genel Müdürlüğü, Tarih: 24.1.1998, Sayı: B.02.0.KKG/101-1314/335)
Kısaca, kazanılmamış gelirleri dahi vergilendiren bir Kanunun; Anayasa'nın 73/2. maddesine aykırı düştüğü; “vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı” ilkelerini ihlal ettiği -hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek kadar- açıktır; bu münasebetle iptali gerekir.
D) 12. Maddenin Anayasa'ya Aykırılık Durumu:
4605 sayılı Kanun'un 12. maddesi bir “yürürlük” maddesidir. Buna rağmen içinde, Anayasa'ya aykırı hükümler taşımaktadır.
Nitekim, söz konusu maddenin (a) bendindeki “... 2000 yılı gelirlerine de uygulanmak üzere ...” bölümü, mükelleflerin aleyhine olarak geçmişi etkilediği için Anayasa'nın 2. maddesine; “Hukuk Devleti ilkesine” aykırıdır; iptal edilmelidir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA SEBEPLERİ
1) 23.11.2000 tarih ve 4605 sayılı Kanun, yukarıda arz ve izah edilen sebeplerden dolayı Anayasa'ya açıkça aykırıdır.
2) Bir hukuk devletinde Anayasa'ya açıkça aykırı olan bir kanunun yürürlüğünü sürdürmesine imkân verilemez.
3) 4605 sayılı Kanun hakkında yürürlüğü durdurma kararı verilmediği takdirde, ülkemiz için, “Sosyal Hukuk Devleti” bakımından telafisi imkânsız birçok zararların meydana geleceği gayet açıktır.
4) 4605 sayılı Kanun hakkında yürürlüğü durdurma kararı verildiği zaman hukuk sistemimizde herhangi bir boşluk meydana gelmeyecektir.
5) Eğer 4605 sayılı Kanun hakkında yürürlüğü durdurma kararı verilmeyip de bilahare iptal kararı verilecek olursa bu iptal kararı büyük ölçüde etkisiz kalacaktır.
6) “Geciken adalet, adalet değildir.”
Sonuç:
Anayasa’ya açıkça aykırı olup, uygulanmaları halinde “Sosyal Hukuk Devleti” bakımından telafisi imkânsız zararlar meydana getireceği kesin bulunan 23.11.2000 tarih ve 4605 sayılı “Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu, Finansman Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu, Katma Değer Vergisi Kanunu ile 4306 ve 4481 sayılı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Kurumlar Vergisi Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesi Hakkında Kanun"un:
1) 1. maddesi ile getirilen (b) bendi,
2) 2. maddesi ile getirilen (b) bendi,
3) 5. maddesi ve
4) 12. maddesinin (a) bendi,
hakkında acilen yürürlüğü durdurma ve iptal kararı verilmesini arz ederim. .../.../...
Adı ve Soyadı
Anamuhalefet (...) Partisi
Grup Başkanı
İmza
Ekleri :
1- Grup yetki kararı.
2- TBMM Başkanlığı’nın, imzaları onay yazısı.
İzmirdedektiflik.com içeriğinde yayınlanan Özel Dedektiflik bilgileri Bilal KARTAL tarafından yazılmıştır. Bu yazıların tüm telif hakları İzmir Dedektiflik Hizmetleri A.Ş ye aittir. Tüm yazı ve içerikler aidiyet tescili bakımından elektronik imzalı zaman damgası ile mühürlenmiştir. Sitemizdeki yazı ve içeriklerin yazılı izin alınmadan bir kısmı veya tamamı kopyalanarak başka web sitesi, yazılı ve görsel yayın organlarında yayınlanması durumda FSEK kapsamında işlem yapılarak her türlü yasal haklarımızı kullanarak 5846 Kanun numaralı FiKiR VE SANAT ESERLERİ KANUNU ile TÜRK CEZA KANUNU İLGİLİ MADDELERİ UYARINCA hukuki ve cezai yasal işlemler başlatılacaktır. Ayrıca tüm site içeriğinde bulunmakta olan Özel Dedektiflik bilgileri uluslararası DMCA fikir hakları sistemi ile korunmakta olup, web sitemizde yayınlanan makaleleri izinsiz olarak kısmen veya tamamen alıntı yapan değiştirerek yayınlayan tüm web sitelerini Google ve benzeri arama motorları sıralama listelerinden süresiz olarak kaldırmaktadır. Diğer kanun maddeleri hukuki makaleler, dilekçeler, hukuki içerik ve bilgiler Sayın avukatların göndermiş olduğu paylaşımlardan, baro dergilerinden, kanun kitaplarından ve hukuki yayın yapan web sitelerinden alınarak okurlarımızla paylaşılan bilgilerdir. Bu bilgilerin sahiplerinden izinsiz olarak kullanılmasıda yasal sorunlarla karşılaşmanıza neden olabilir. Saygılarımızla.
